7. Sınıf Türkçe Ders Kitabı Cevapları Meb Yayınları 2. Kitap Sayfa 179
Merhaba sevgili öğrencilerim! Bugün sizlerle harika bir Türkçe etkinliği yapacağız. Görseldeki soruları tek tek inceleyip, birlikte çözümleyeceğiz. Hazırsanız kalem ve kağıtlarınızı hazırlayın, başlıyoruz!
9. ETKİNLİK: Ali Emîrî Efendi’nin Dîvânü Lugâti’t-Türk’ün değeri ile ilgili Hz. Yusuf’a atıfta bulunarak yaptığı benzetmeyi değerlendiriniz. Ali Emîrî Efendi neden Dîvânü Lugâti’t-Türk ile Hz. Yusuf arasında bir benzerlik kurmaktadır? Yorumlayınız.
Sevgili çocuklar, bu soruda Ali Emîrî Efendi’nin Dîvânü Lugâti’t-Türk adlı esere ne kadar değer verdiğini ve bu eseri neden Hz. Yusuf’a benzettiğini anlamamız isteniyor. Hadi adım adım inceleyelim:
Çözüm:
Adım 1: Ali Emîrî Efendi’nin Dîvânü Lugâti’t-Türk’e Verdiği Değer
Ali Emîrî Efendi, Dîvânü Lugâti’t-Türk’ü okuduğunda adeta bir hazine bulmuş gibi hissediyor. Onun gözünde bu kitap sadece Türkistan için değil, tüm dünya için çok değerli. Türk diline ve Türklüğe büyük bir parlaklık kazandıracağını düşünüyor. Hatta Arap dilindeki meşhur Sibeye’h’in kitabının Türkçedeki kardeşi olduğunu söylüyor. Ona göre, Türk dilinde şimdiye kadar böyle eşsiz bir eser yazılmamış. Kitabın gerçek değerini ölçmeye kalksak, dünyanın bütün hazineleri bile yetmez diyor. Bu sözler, Ali Emîrî Efendi’nin bu eseri ne kadar eşsiz ve paha biçilmez gördüğünü açıkça ortaya koyuyor, değil mi? Gerçekten de bir milletin dilini ve kültürünü geleceğe taşıyan böyle bir eser, maddi değerlerle ölçülemez.
Adım 2: Dîvânü Lugâti’t-Türk ile Hz. Yusuf Arasındaki Benzerlik
Ali Emîrî Efendi, bu değerli kitabı Hz. Yusuf kıssasına benzetiyor. Hatırlarsanız, Hz. Yusuf kardeşleri tarafından kuyuya atılmış ve çok cüzi bir fiyata (birkaç akçeye) satılmıştı. Ama sonra Mısır’da büyük bir değer kazanmış, ağırlığınca mücevherlere satılmıştı. Bu kitap da Ali Emîrî Efendi’nin eline Burhan adında birinden sadece otuz üç liraya geçmiş. Oysa Ali Emîrî Efendi, bu kitabın gerçek değerinin kat kat fazlası, yani ağırlığınca elmaslara, zümrütlere bile değişilmeyecek kadar olduğunu düşünüyor.
Peki, neden bu benzetme? Çünkü hem Hz. Yusuf hem de Dîvânü Lugâti’t-Türk, başlangıçta hak ettikleri değeri görmemişler. Hz. Yusuf bir kuyuda unutulmuş, çok az bir fiyata satılmış; Dîvânü Lugâti’t-Türk de belki de kıymetini bilmeyen ellerde düşük bir fiyata el değiştirmiş. Ama her ikisinin de gerçek değeri sonradan ortaya çıkmış ve paha biçilmez olduğu anlaşılmış. Ali Emîrî Efendi, bu benzetmeyle kitabın ilk başta ne kadar ucuz bir fiyata alındığını, fakat kendi gözünde ne kadar büyük bir hazine olduğunu vurgulamak istiyor. Bu, aslında bir eserin ya da kişinin *hak ettiği değerin* ilk başta anlaşılamayabileceğini, ama zamanla gerçek kıymetinin ortaya çıkacağını çok güzel anlatan bir benzetme.
Sonuç:
Ali Emîrî Efendi, Dîvânü Lugâti’t-Türk’ü Türk dili ve kültürü için paha biçilmez bir hazine olarak görüyor. Hz. Yusuf benzetmesiyle de, bu eserin başlangıçta düşük bir fiyata alınmış olmasına rağmen, gerçek değerinin çok büyük olduğunu ve hiçbir maddi bedelle ölçülemeyeceğini anlatıyor. Tıpkı Hz. Yusuf’un önce ucuzca satılıp sonra büyük bir değer kazanması gibi, Dîvânü Lugâti’t-Türk de Ali Emîrî Efendi sayesinde hak ettiği değeri bulmuş ve tüm dünyaya tanıtılmıştır. Bu benzetme, bir eserin veya bir kişinin gerçek kıymetinin her zaman ilk bakışta anlaşılamayabileceğini, ancak zamanla ve doğru ellerde değerinin ortaya çıkacağını bize çok güzel öğretiyor.
10. ETKİNLİK: Aşağıdaki sözleri okuyunuz. Yönerge doğrultusunda konuşmanızı hazırlayınız.
Ziya Gökalp: “Başka dile uymaz annenin sesi, / Her sözün ararsan vardır Türkçesi!”
Karamanoğlu Mehmet Bey: “Bugünden sonra divânda, dergâhta, bergâhta, mecliste, meydânda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır.”
Karamanoğlu Mehmet Bey ve Ziya Gökalp’in Türkçeye bakış açılarını değerlendiriniz. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nelerdir? Kısa bir konuşma metni hazırlayarak arkadaşlarınızla paylaşınız. Konuşmanızda uygun geçiş ve bağlantı ifadeleri kullanmaya özen gösteriniz.
Şimdi de bu önemli sözleri inceleyelim ve Türkçemizin değeri hakkında bir konuşma metni hazırlayalım.
Çözüm:
Adım 1: Ziya Gökalp ve Karamanoğlu Mehmet Bey’in Türkçeye Bakış Açıları
Sevgili arkadaşlar, Ziya Gökalp ve Karamanoğlu Mehmet Bey, Türkçemize farklı ama birbirini tamamlayan açılardan bakmışlar.
Ziya Gökalp, Türkçenin bir ana dili olarak ne kadar özel ve değerli olduğunu vurguluyor. “Başka dile uymaz annenin sesi” derken, bir annenin çocuğuna kendi dilinde seslenmesinin ne kadar doğal ve içten olduğunu anlatıyor. Bu, Türkçenin bizim için sadece bir iletişim aracı olmadığını, aynı zamanda duygusal bir bağ olduğunu gösteriyor. “Her sözün ararsan vardır Türkçesi!” sözüyle de Türkçenin ne kadar zengin olduğunu, her kavramı kendi kelimelerimizle ifade edebileceğimizi belirtiyor. Yani, yabancı kelimelere ihtiyaç duymadan, kendi dilimizin güzelliklerini kullanmamız gerektiğini savunuyor. Bu, Türkçenin saflığını ve özgünlüğünü koruma çağrısı gibi düşünebiliriz.
Karamanoğlu Mehmet Bey ise daha çok Türkçenin resmiyet kazanması ve her alanda kullanılması gerektiğini vurguluyor. Onun “Bugünden sonra divânda, dergâhta, bergâhta, mecliste, meydânda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır” fermanı, Türkçenin devletin her kademesinde, ibadet yerlerinde, mahkemelerde ve halkın toplandığı her yerde tek dil olarak kullanılmasını emrediyor. Bu, Türkçenin sadece halk arasında konuşulan bir dil olmaktan çıkıp, bir devlet ve kültür dili olarak yücelmesini sağlamak amacıyla atılmış çok önemli bir adımdır. Onun bu kararı, Türkçenin yüzyıllar boyunca süren gelişiminde bir dönüm noktası olmuştur.
Adım 2: Benim Bu Konudaki Düşüncelerim ve Konuşma Metni
Merhaba arkadaşlar,
Bugün sizlerle dilimizin önemi hakkında konuşmak istiyorum. Az önce Ziya Gökalp ve Karamanoğlu Mehmet Bey’in Türkçeye bakış açılarını gördük. Peki, onların bu düşünceleri bize ne anlatıyor?
Ziya Gökalp’in dediği gibi, annemizin sesi en çok kendi dilimizde güzel gelir. Türkçe, bizim sadece konuştuğumuz bir dil değil, aynı zamanda kültürümüzün, tarihimizin ve duygularımızın aynasıdır. Her bir kelimesinde atalarımızın bilgeliği, geçmişimizin izleri saklıdır. Bu yüzden, dilimizi doğru ve güzel kullanmak, onu yabancı etkilerden korumak çok önemli. Çünkü dilimizi korumak, aslında kimliğimizi korumak demektir.
Karamanoğlu Mehmet Bey’in fermanı ise Türkçenin sadece evimizde veya arkadaşlarımızla sohbet ederken kullandığımız bir dil olmadığını, aynı zamanda devletimizin ve milletimizin resmi dili olduğunu bize bir kez daha hatırlatıyor. Onun bu kararı sayesinde Türkçe, zamanla daha da güçlenmiş ve bugünkü zenginliğine ulaşmıştır. Bu ferman, Türkçenin sadece konuşulan bir dil olmaktan çıkıp, bilimde, sanatta, edebiyatta da var olmasının yolunu açmıştır.
Özetle, her iki büyük şahsiyet de Türkçenin değerini farklı yönlerden ele alsa da, ortak noktaları dilimizin bizim için vazgeçilmez bir miras olduğudur.
Peki, benim bu konudaki düşüncelerim neler? Ben de dilimizin kıymetini bilmemiz gerektiğine inanıyorum. Günümüzde maalesef birçok yabancı kelime dilimize giriyor. Elbette diller birbirini etkiler, bu doğal bir süreç. Ancak, kendi dilimizde karşılığı olan kelimeler yerine yabancı kelimeleri kullanmak, dilimizi fakirleştirebilir.
Bu yüzden, biz gençlerin dilimize sahip çıkması gerekiyor. Kitap okuyarak, güzel konuşarak, doğru yazarak Türkçemizi zenginleştirebiliriz. Unutmayalım ki, bir milletin en değerli hazinesi dilidir. Dilimiz ne kadar güçlü olursa, milletimiz de o kadar güçlü olur.
Teşekkür ederim.
Sonuç:
Ziya Gökalp, Türkçenin duygusal bağını ve kelime zenginliğini vurgularken; Karamanoğlu Mehmet Bey, Türkçenin resmiyetini ve her alanda kullanım zorunluluğunu ortaya koymuştur. Her ikisi de Türkçenin milletimiz için ne kadar değerli olduğunu farklı açılardan ifade etmiştir. Bizim de bu mirasa sahip çıkmamız, dilimizi doğru ve güzel kullanmaya özen göstermemiz, onu yabancı etkilerden korumamız gerektiğini unutmamalıyız.